Basın – Resim

Jean-Paul Roux: Turquie


C’est avec émotion que j’ai fait connaissance avec Ertugrul Oğuz Fırat, le juge au triunal criminel d’alanya. Cet homme qui ne vit que pour L’art-il peint, il écrit des poémes et des piéces de théatre, compose de la musique – a sans doute subi l’influence de Bartok et de Sartre. Ses œuvres résolument modernes manquent peut-être de génie: je ne saurais juger. Mais elles font montre d’un vrai talent et sont belles á qui sit les comprendre. Autour de lui, l’elite commente le Coran, collectionne les vieux manuscrits, chante les poétes eux, se soucient peu de l’art; ils pensent á leurs affaires, á leurs enfants. Il est seul.

It was with emotion that I recall meeting Ertugrul Oguz Firat the judge of the criminal court of Alanya. This man lives for the art he paints, the poems, the theatre pieces and the music he composes, undoubtedly influenced by Bartok and Satre. His modern movements perhaps lack genius, I am unable to judge but they portray a true talent and beauty to those who understand them. He is surrounded by the elite, who pass comment on the Koran, collect old manuscripts, recite the poets, worry little about art; they think of their business and of their children. He is alone.

Alanya Ceza Hakimi Ertuğrul Oğuz Fırat’la tekrar görüşmeyi istedim. Bir adam sanat için yaşayan, resim yapan, şiir-tiyatro yazan, küğ bağdayan, şüphesiz Bartok ve Sartre’den etkilenmiş. Çağdaş dahiyane devinilerini benim yorumlayabilmem mümkün değil ancak anlayabilen için gerçek bir yetenek ve güzellik. Etrafı Kur’an’a göre yaşayan, eski yazmaları derleyen ve okuyan, sanatı pek de dert edinmeyen, hayatları iş ve çocuklarından ibaret olan elit insanlarla çevrili. Yalnız.

YKY Ertuğrul Oğuz Fırat Kitabı

Ertuğrul Oğuz Fırat Kitabı
YKY Kültür Sanat Yayıncılık

Sayın Gül Erçetin’e (Cumhuriyet Gazetesi Kültür Servisi ) Yanıtlar

1. Mevlanı’nın “İnsan gözden ibarettir. Gerisi sinir ve et” yolundaki sözünü anımsayın. Herşey-tüm bilgi, tüm ilgilerimiz, sevgi-görmeye, görebilmemize bağlıdır. Bu gözler bakılmaya çağrı olarak izleyiciye bakarlar. Bakmayı öğrenmiş/görmeyi  bilen izleyiciyi hem kendi içlerine , hem resme bakmaya yöneltirler.

Yıllar önce bir konuşmamda resimlerimin  dayanağını, kestirmeden, çok kısa şöyle açıklamıştım: Ben düşüncenin resmini yapıyorum. Yola çıkma noktası “düşünce” olunca, resimden beklenen amacın da izleyiciyi düşünmeye yöneltmek olduğu anlaşılır sanıyorum. Eğer resimlerim izleyiciyi önünde tutabiliyor, bakmayı bırakıp önünden uzaklaştıktan sonra da, iç-gözle içinizde görünebilir, sizi düşündürüyor, dahası; anlamak gereksinimiyle uğraştırıyorsa, bence o resim başarılı olmuş, amacını yerine getirebilmiştir.

2. R.M.Rilke’nin “Görünü/Mazaranın Tini” bulunduğunu saptadığı günden bu yana, bir görünü sanatı olan resimde de temel ögenin “insan” olduğunu yadsıyamayız. Herşey (insan için) insanla vardır. Anlam da… Yine de Rilke’nin olan şu dizeleri anımsatmak isterim:

“Sen ne yaparsın Tanrı, ben ölünce?
Testin olan ben kırılıp dökülünce?
İçkin olan ben bayatlayıp bozulunca?
Giysin de, işin gücün de ben olunca?
Yitirirsin anlamını benimle.”

3- İnsan ölümüyle birlikte doğar. Hiç ölmeyecekmişçesine yaşasanızda ölümün ergeç size “burada dur” diyeceği bir günün geleceğini bilirsiniz. Bir yanda yaşamımız için bir anlam bulmaya, amaçlarımızı yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da “ölümü düşünmek” zorunluluğunu anlamalıyız. Her birimiz yaşamımıza bir anlam giydirmeye çalıştığımız gibi, ölümün anlamını da bulmak zorundayız. Bilmem şu dizeler ne demek istediğimi anlatmaya yardımcı olur mu?

“Gençler ölürken susmak ölüm değil mi?
Kurumuş çavlana düşen yılgı sisi
Ölüm olmasa
Sevgi yorardı
Ölümsüzlük
Suskun pınar
Yalnızlıkla içilir.”

4- Çoğu resimlerimin adları şiirseldir. Bir dizedir. Bu nedenle çok yorumlu olabilir. Bir anlamı; belki sahteciliğin, rol yapmanın yüze vurulması.

Ağzınızda bıçak varsa (sözleri bıçak gibi kullanmayı amaçlıyorsanız) düşündüğünüzden/başka düşüncelere saygı  duyduğunuzdan nasıl sözedebilirsiniz? Bıçak, kesip atmaya yarayan bir aygıttır sonunda.

5-6- Resimlerimde gerçekçi biçimlerle, düşüncenin oluşturduğu bir takım simgesel biçimlerin (düz veya köşeli çizgilere karşı yuvarlak ya da dalgalı çizgiler gibi…) bir araya getirilmiş olduğunu olumsarım. Sanırım siz bu ve benzeri simgeleri düşsel diye adlandırmak istiyorsunuz. Olabilir.

Oysa pek az düş gören insanımdır. Hiç bir resmimde de gördüğüm bir düşten yararlandığımı söyleyemem. Düşlerim her zaman çok yoksul, hem de anlamsız kalmıştır tasarlama gücüm (imgelemim) yanında.

Tüm resimlerim gerçeksi biçimlerle, düşünsel simgelerin, bir anlamı vurgulamak, güçlendirmek için bir araya getirilip düzenlenmesinden oluşmuşlardır. Bana göre resimlerim böyle oluşur. Ne ki izleyicinin yorumu, onlarda bulacağı anlam/veya anlamsızlık dah adeğişik, bambaşka bile olabilir. Önemli olan; bu resimlerin sizi (kendinizce) bir yoruma götürmesi, (Belki) zorlamasıdır. Bir resmin yaşam kazanması, izleyicinin onda, ister biçimsel (resi sanatıyla ilgili yeni bir çizim, boyama, biçimleme, yapılaştırma) ister anlatısal bir anlam bulmamıza bağlıdır. Bu da çoğu kez  sanatçı ile izleyici arasında ortak ekinsel (kültürel) düzeyi zorunlar. Bir şiir okursunuz, bir/birkaç dize sizi kendisine çeker. Ne ki; bütün içinde onu hemen kavramlaştıramayabilirsiniz. Henüz sizin için erkendir bütüne ulaşmak. Belki bilmediğiniz bir takım olayları/duyguları  yaşamanız gereklidir, tam/oturuşmuş bir kestrimde bulunabilmek için. Resimde de böyledir. Sizi bir yanıyla kendisine çekmesi başlangıçtır. Bütüne girebilmek, tümünü bir anlam potasına sağdırabilmek için fırsat buldukça, gidip-gelip bakmanız gerekir. Ya da size zamanı unutturac ak ölçüde karşısında kalmanız…

Türkiye’de bunun hala olanağı yok. Ne çağdaş resim müzemiz var. Ne de izlemek istediğimiz resimleri önümüze getirecek bir yayın düzeni. Bunlar, ulus yaşamında sanatın yerinin ne önemde olduğu yönünden bilinçlenme sorunudur.  Gelmiş geçmiş kültür bakanlarımızdan hiçbirinin ciddiyetle, kesin kararlılıkla bu işin üzerinde durmuş olduğunu ben anımsamıyorum.

“Devlet Sanatçılığı” ayrımını neye indirgediğimiz /ne duruma düşürdüğümüz ortadayken, müzelerden lınmış yüzlerce resmin, onları korumakla görevlilerin gözyümmaları sonucu bilinmeyen yerlere taşınmış olması  durumu bile çözümsüz kalmış, unutturulmaya bırakılmışken, iyi ki “çağdaş resim müzesi” kurmaya girişmemişler diyesim geliyor.

Son yıllarda kimi özel kurumlarca, amaçlarını yerine getirme doğrultusunda-gerekli  araç, gereci alma veya yapımı sağlamak uğruna-sanatçılardan katkı/yardım istenmesi sık görülür oldu. Anımsamadığım kadarıyla; İstanbul’da bulunan Nazım Hikmet Vakfı, Ankara’da “Uğur Mumcu Derneği” ve (yanılmıyorsam iki kez) Orta Doğu Teknik Üniversitesi (yoksul öğrencilere yardım amacıyla) açık artırmada satışa sunulmak üzere benden de resim istediler. Bunlardan yalnız “Nazım Hikmet Vakfı” için resim göndermiştim. Benim resimlerimi satın alan olmamış ki sonunda bana geri gönderdiler. Ülkemizdeki resim alıcılarının çoğunun hala resimle fotograf arasındaki ayrımın yeterince bilincine ulaşmamış oldukları açıktır.  Bu nedenle resimlerimin kendi ülkemde satın alınma olasılığının çok az olduğunu biliyorum. Öte yandan resimlerimi her isteyenin/resim sanatıyla gerçekten ilgilenenlerin istediklerinde hemen gelip görebilecekleri bir yerde bulunmak yerine, bir zenginin evinde, ancak özel bir izinle/ilişkiyle görülebilmesi durumunu, yaptığım sanatın amacına çok uzak buluyorum. Bu nedenle bugüne dek resimlerimi satışa koymaktan hep kaçındım. Yukarıda sözünü ettiğim resim isteyen kuruluşların, bunları sanatçıdan alıp satmak yerine, sürekli sergileyecekleri “çağdaş müze” için istemelerini yeğlerdim. Resimlerin bakımı için gerekli az bir ücret karşılığı bu müze/sergi her zaman açık tutulabilir de… Ne ki özel kuruluşlarımızın hiçbirinde böylesi bir görüşe yatkınlık sözkonusu bulunmamakta. Bu durumda yapılabilir olan yine bana düşüyor. Elimdeki tüm resimleri, ölümümle müze durumuna sokulmasını isteyeceğim oturmakta olduğum evde sergiletmek. Vasiyetimi yerine getireceklerin bunu sağlayacaklarını umuyorum.

7- Yazın, resim, küğ (çok sesli müzik) çalışmalarımın her biri ilgili olduğu sanatın genel koşulları içinde oluşmuştur. Ne ki bunların türlerinin değişik olmasına karşın, insansal yapımdan, kişiliğimden/ıramdan ortaya çıkan benzerlikler bulunabilir. Bildiğim kadarıyla her üç alanda ortaya çıkmış yapıtlarımın hiç değişmez özelliğini iki kavramla belirtebilirim: 1 – Yoğunluk, 2 – Araştırıcı olmak-sürekli yenilik/bir yaptığını bir daha yapmamak, yeni bir yol, yöntem, biçim, biçem aramak…

Değindiğim gibi bu sonuç; yapıt verdiğim sanatların birbirini etkilemesinden değil, ıramdaki özelliğin yapıtlarıma yansımasındandır. Yapıtlarımda “dinginlik” bulmanız da birinin ötekine etkimesinden değil, ırasal yapımın başka türlü olmamasındandır.

8- Bağdalarımın (bestelerimin) hepsinin bir albümde toplanması olasılığını bugün için çok uzak, çok zor, neredeyse olanaksız görüyorum.

Bugün 88’e ulaşmış olan bağdalarımdan, elli yıllık bağdarlık yaşamıma karşın ancak 15 kadarı seslendirilebilmiştir. Bu seslendirilenlerin kimileri de yarım seslendirilebilmiş, zor bulunan parçalar seslendirilmeden geçilmiştir. Yine bunlardan kimi kötü seslendirilmiş olsa bile, dinleyiciye küğüm yönünden bir ön düşün verebilmesi bakımından bu onbeş kadar yapıt iki veya üç disklik bir albümde toplanabilir. Önemli olan bunu isteyenin/isteyenlerin bulunmasıdır. İstanbuldaki bir küğ firmasının 6 Mart 1999 Saygı Gecesi’nin kayıtlarını disk yapmak için, üçbin Dolar parasal yardım/yatırım yapmaları yönünden “Yapı Kredi”ye başvurduğunu biliyorum. Ne ki; Yapı Kredi’nin bu öneriyi nasıl karşıladığını bilemiyorum. Yapı Kredi gibi bir kuruluş için pek de önemsenir bir tutar sayılamayacak üçbin doları vermek yerine disk yapımını kendisinin üstlenmeye yatkın olup olmadığını da şu anda bilemiyorum.

Böyle bir disk yapımına girişecek hiç kimseye benim bir zorluk çıkarmayacağım kesindir. Çünkü bugüne dek sanatsal uğraşlarımın hiçbirine bana bir kazanç getirmesi yönünden bakmadım.  Aslında bu işi TRT’de yapabilir. Çünkü kayda alınmış yapıtlarımın tümünün kadı onlarda bulunmaktadır. Ama TRT’yi kim uyaracak?

Acı olan şu; yalnızca emekli maaşıyla geçinen bir insan olarak, istenen üçbin doları hemen çıkarıp verecek durumum yok. Belki biraz beklemem gerekecek. (Ömrüm yetecek mi?)

9- Lütfen ilginizi sürdürünüz. Sanatsal yaşamımızın kısır kalmasındaki gerçekleri tüm açıklığıyla yazmaktan, ilgilileri uyarmaktan kaçınmayınız.

Pan Yayıncılığın bu yıl başlarında yayınlamış olduğu “Umursanmamış Yazılar” başlıklı kitabım sizde var mı?  Yoksa, isterseniz bir tane gönderebilirim. Orada tüm sanatsal yaşamımızın çıkmazları ve çözümleri ile ilgili birçok değini bulacaksınız.

Kitabın ilk yazısı olan “Son Yazı/Zor Yazı” da C.S. Orkestrası’nın 1998-1999 yılı izlencesinde iki yapıtıma yer verdikleri için orkestranın yönetim kuruluna teşekkürümü belirtmiştim. Sonra ne oldu? İzlencede yer alan  ikinci yapıtım; Üçüncü keman Konçerto’mun izlenceden atılması, seslendirilmekten vazgeçilmesi için C.S. Orkestrası’nın 15 üyesi (adları bende var) yönetim kuruluna dilekçe vererek, baskı yaparak, yapıtımın seslendirilmesini önleyebilmişlerdir. Kimse de bugüne gelinceye değin tek sözcükle bu konuya değinmemiştir.

Ülkemizin çalgıçalarlarının, orkestra yöneticilemizin çoğunun kendi bağdarlarımıza karşı olan bu düşmanca, en azından uzak, ilgisiz, umursamaz tutumu değişmedikçe ve yetkili kurumlarımız da bunun ayırdına varıp önemini kavramadıkça Türk küğünün varlığından, öneminden, dahası gerçekte ne olduğundan söz edebilmemiz hayal ürünüdür, çok zordur.

En iyi dileklerim, saygılarımla.
17.09.1999
Ertuğrul Oğuz Fırat

Go to Top