Seviçıra

KUĞUNUN ÖLÜMÜ

Yalnızlıkta delinir su karanlığı
Odaya sığmaz gider aydınlık
Geceyle aranıza girişim bu Melekler
Adaklarla katışık avuç avuç gül düşüsü
Kandaki çağrışım dolaşımı bazı sözlerin bence
Ayrıksın oluşu iç bakışın
Ol derim kalem olursunuz ya
Yazmakla anlaşılır gibi
On parmak derim
Olur On-su

İşte böyleyimdir düş hevenklerinde
Her etkiyle yeniden doğarım ki Melekler
Ben bile yanılırım bazı-gerçek nerde, duyduğum hangisi
Bu tanımsız dalgınlık var ya
Size bana
Pusu

Sanılar görünmez gücüdür gökselliğin
Çığırgı dolu sessizliğe açılmış kulaklar gibi
Bir böcek kaçışı bile kuruyuşu olabilir içimizin
Kanatlarınıza sığınır örterim günahlı görümü
Tüm olgular böylece altın sağrakda ağu Melekler
Yalnız ark değil ki sınır
Su

Duvarlarda resimlerim raflarda yazılmamış kitaplarım
Kaç yaşam sürmüş bilişe karşılık
Gören yok nice bende saklı
Bu gizli gömü sizin Melekler
Unutulur mu yaşadığım
Hu…

Bir tiren ola bilinçle ağır dünya yükü
Çağı bitti kuğunun benle Melekler
Sezilmeyen inceliklerle akıp gidiyor
Uzayan ses daha tüycene sözden beri
U…………………………………….

ZAMANIN ÖRÜMCEĞİ

Bu şiir baktığı her yerde Tanrıyı gördüğünü sanan çocuğun Annesi tarafından onun için söylenen ninnidir.

Anneme
Ellerinde mineler saklı
Gözlerin sedeften daha nem
Yükselmiş duru tanrılar var
Eşyada açan nefesinden
Sen zamanın örümceğisin
Yorulmuş ve yumulmuş
Uyu canyaprağım
Bir tanem

Uzun gölgeler midir eserin
Nazar değmez boncuklardan
Biçimlerle bezersin rahmeti
Derin sularda gözlenmiş
Derilmiş harmanın vardır elbet
Yokluk tufanından
Uyu canyaprağım uyu
Tanrılar uyanmadan

AĞIT :

Yüzün olmuş göz sarısı
Tüğmenin yara, alnın horata
Oyrundan gitmiş mızık
Irığın kan mı olacaktı
İltesi olupdurur günün
Şimdi gözlerin kapanmış pencere
Yağmur da yok, ilikmen de
Ben nasıl göreceğim
Çiçeğim yok, otum yok, otağım yok
Havaza kuşlarcana düşerim
Daha şimdiden seni özledim
Bundan böyle ben ne ederim
Ne ederim sensizlikte
Can haşat olmuş
Hatal düşerim

(Dolağı başından kaymış, entarisinin yakasını çekiştirmekle yırtmış kadın, damın kapısı önünde toprağa oturmuş, iki yanına sallanarak ağıt yakıyordu.
Üstüne bir çarşaf örtülmüş ölü, önünde, bezin başa gelen yanı kan benekleriyle kirlenmiş, yatıyordu.
Öteki kadınlar, çevresini yarımay biçiminde almış, kimisi çömelmiş, kimisi ayakta, ağıtçının sallantısına uyar görünüyor, avutucu sözler söylemeden bazen birbirleriyle konuşuyor, içlerinden esriyerek dolukmuş olanlar “oy anamoy, he kurban he, vay babo vay” diye havar ediyor, bazen kendilerini yere atıyorlardı.

Ağıtçı kadına “Delana” diyorlardı. Belki de “Deli-Ana” sözcüklerinin bitiştirilmesinden oluşan bir addı bu.
Erkekler, kadınlar çemberinin biraz uzağında ayakta dikilmiş, kimisi de ölünün yıkanması kefenlenmesi ile ilgili, sabun, kılkese, sargı, dolama için bezler, odun parçaları, kazan, şapşak, kerevet gibi eşyaları ölü yıkayıcısına gösterip, uygunluğu onaylanınca damın arka tarafına, ateşin yakılıp, suyun ısıtılacağı yere götürüyor sonra elleri boşalmış yine ağıta, tanıklığa geliyorlardı.)

Tin ağıra battı
Ezildi yüreğim
Kan durmaz
Çaparak geçer
Dolanır üstten altdan
Yandan yöreden

Sezecek anı yok
İngemesi, mevsimleri
Neden böyle darmadağan
Böylesine bitiş oldu
Kelte değildin sen
Söylemezsin suskunluğu
Yaralı dallarından iliç gider
Bitmez uzaklık oldu saçların
Denizi okşar gibiydim eskiden
Kavgacı dalgalar öpüşür
Köpüksü püskürüşül
Kartaca’dan kim kaldı ki geriye
Libya’ya niye giderdik
Preveze’den Kıbrıs Arsus’a uzayan
Tuzun acı parlayışı yanar
Güneşler battığı zaman
Eski kalyon izleri
Yüreğime hep dolanan
Leventlerin gizlediği
Nice gömülerim var

Uş kelte karılar
Vış hokelek ağalar
Hoke söz diye avarlanan
Yangın yeri yüreğim
Acısıyla sündürük
Canım ibrişe olur dağıma
Dendeşim, öbemdi o benim
Şevenkti, kalgıyda canıma
Höbereydi ilkyazda
Öyle imerdi gülmesi
İçkit oldu ilmek sözleri
İbrandı sanki yazgın
Hölemez olur takındığım
Homakına yapışmış saçların
Benim yüreğimde kan çayları
Yine de karatopraktır
Hülünlüğün ödülü

(Delana’nın ağıtının ne zaman biteceğini kimse bilmiyordu. Herşeyin sözdizisi içinde geçmesi gerekiyordu. Ağıtın uzunluğu kısalığı ölü sahibinin bulup söyleme yetisine bağlı olacaktı.
Köylüler, bir kadının üç gün durmamacasına ağıt yaktığından sözediyorlardı. Ölü kokmaya başladığı için zorunlu kesmişlerdi kanın ağıtını.
Daha sonra, yıkama, kefenleme, gömme işleri bitip, ölü cisim olarak ortadan tümüyle kaltıktan öte, döğünme süreci başlayacaktı. O zaman başkalarının da konuşma hakkı doğacak, avutma sözleri o durumda gerekecekti.

Delana’nın nereden geldiğini, kimin nesi olduğunu, kökenini bilen yoktu. Birkaç yıl önce, yanında “cerenim” dediği zıvlan delikanlıyla, afaracılarla birlikte gelmiş, çiftlikte davar beslendiği günlerde kışlak olarak yapılmış, sonra vazgeçildiği için yüzüstü bırakılmış, ağıl bitişiği ahırı onararak içine yerleşmişlerdi. Her türlü işe yardım ederek geçimlerini sağlarlardı.
Devanası iriliği ta uzaktan bakıldığında bile göze çarpardı. Konuşmadan önce kimseye sevimli, canayakın görünemezdi. Çocuk resimlerindeki gibi testekerlek yüzünün sanki ayrıntısı hiç yoktu. Çirkindi.

İlkyazda köye gelip, kimi kez kış başına dek köyde kalan annemin söyleğeni, gizdeşi olabilmişti kısa sürede. Kış başında kente göçüleceğinde Delana konağa yerleşir, bahar dönüşüne dek çiftlik işinin düzeni, gözetimi ona bırakılırdı. Yörede yaşayanlar tüm köylülerin hepsinden daha bilge, sözü, sohbeti dinlenir bir kadındı. Hiçbir koşulda geçmişinden söz etmez, yalnız bugünü ya da geleceği anlatı konusu yapardı. Yalnız bir kez, annemle ilk karşılaşmasında buraya dek gelişinin açıklamasını yapmıştı.

“Doğduğu yer Kafkasya’daydı. Orada çok budun arasında yaşamıştı. Soyunun Azeri, Gürcü, Çerkes, Rus mu, Ermeni mi olduğunu kesin bilmiyordu. Ne ki bu dillerin hepsini de konuşabilmekteydi. Babası öldürülmüştü. Nedenini bilmiyordu. Annesi de birgün yitip gitmişti. Nasıl? Ne biçimde? Neden? Anımsamıyordu. Küçüktü. Belki yedi yaşında… Höccem diye bildiği kadın onu, kimsesiz, öksüz çocukların okuluna vermişti. Sonra da bir daha hiç görünmemiş, hiç aramamıştı. Yedi yıl okumuştu orada. Tamamlamadan bir tatilde kaçmıştı. Höccemini aramaya çıkmış…İzini bulamamış, son gittiği kentde ayaklanma olmuştu. Askerlerin geldiği, kırım, çok kıya olacağı duyulmuş, çok kişi gizlice kaçmaya koyulmuş…Kaçak oluduğu, arandığı, ele geçerse ağır cezalandırılacağı korkusuyla onlara katılmış. Kaçanların çoğunun vurulup telef olmasına karşın birkaç kişi sınırı aşabilmişlerdi.

Başından geçenler, yıllarca, yabancı insanların nodullayıcı, hırpalayıcı merakı yüzünden dinmek bilmeyen acısıyla bir yerde uzun süre kalamaz olmuş, oradan oraya dolaşmıştı. Zazalar, Lazlar, Kürtler, Türkler arasında da kalmış, hepsinin dillerini öğrenmişti.

Ceren’i ufakken, kimsesiz olduğu için canyoldaşı, oğulluğu olsun diye Kars’tayken yanına almış, asarmaya çalışmıştı.”

İçertilerden çiftliğe gelip uzunca kalan büyükdayım, annem, ben bu yirmi-yirmi iki yaşlarındaki delikanlının yeşil-ela arası gözlerinin gökçekliği, bakışındaki iskitergiç parlaklık yüzünden daha sonra ona “ceylan” demeye başlamıştık. Ne ki dilsiz denirdi. Hiç konuşmuyordu. Buna karşın ışıl ışıl bakan zıvlak gözleriyle, söylenen herşeyi anlıyordu. En sinsi hışırtıları, ufacık tıkırtıları da duyuyor, sırtı dönükken olagelen tüm devinim seslerine karşı anında tepki göstererek, yılgı içinde, yalnız başını çevirip bakmak yerine, sıçrayış dönüş arası biçimde tüm bedenini gürültü yönüne çeviriyordu.

Büyükdayım Anadolu’nun imi gibi bakardı onlara. Annem Delana için “filfirik çırası” derdi.
Eya ibiler, iceler, iniler
Kartılar, kartanalar, kekeyler
Bir varmış bir yokmuşuz
Hepsi iftinmek sonu kıflama
Ey analar, hoy bacılar
Kolunuzda şeve, halhal ayakta
Tatule kondurmuş başına
Toprağınız kip oturacak mı
Sürme göz üstü köprü olsa da kaşlar
Kılavlı yaşantınız niye
Kebentlerden geçip geldik de
Keleşti oldu Ararat, Murgul
Kop, Şakşak, Bingöl, Mastar
(Sonu yok gibilerden sayıyordu dolaştığı, görüp tanıdığı bölgeleri, illeri, dağları, tepeleri…Gözlemleri tarlalara yer yer serpilmiş koyungözü çiçekleri, papatyalar, gelincikler, iğde, yemişen ağaçları gibiydi.)
Sivas’ta Selçuklu havasında
Gülücükler ilgüdür olanlarda
Hoşbeş ederdi kargalar telli kavaklarda
Eskiden kalan hep iskitergiç
Yenilerde ikircikli duman
Şimdi dediğin ne zaman?
Hanu yulafların oflazını dererdik
Başak tenelerine üflemiştik
Tenellerle döğmüş de
Kapçıkları toz yılanları, püf…..
Eyemin canına sokulu
Bakırköyneklim, köseğim
Biciğim, Sevdican
Firik tenli
Gökceğim
(Bir adı daha ortaya çıkmıştı oğulluğum diye tanıtmaya çalıştığı delikanlının: Sevdican.
Kimi süreçde birlikte korkmuşlar, üşümüşler, titremişler, eğilmiş, ısınmaya sokulmuşlardı birbirlerine, dorukların talasında; kaşları, saçları, kirpikleri zimpiri içinde, her yandan / Hep yanlarından kırçava sarkar, sallanırken.)

Dumanlı dağaşlarında karınca
Kırçan geğirdi tütümüz
Harput’da az düze indik
Şevenkler ibrişe oldu alnımıza
Az durup çok düşündük
Çok olmadı bükünüze, yazınıza varmamız
İmece eder idik oyruyu
Acısı dehlenmiş bu acunda
Sevisi hep havşık kalmayı
Dendeş olmuş Ceylan’ım Sevdican’la
İremeye yürüdük
İpilenen canımızla
Irgınımız sırtımızda
Ey bakanların gözyaşları
Dolmayın artık ırgıma
Ey acıyanların ilmik yaşları
Dökülün açlık ebesi toprağa

(Delana, önüne uzunlamasına yatırılmış ceset üzerindeki örtünün kana bulanmış baştarafını bir açıyor; Ceren’in alnındaki kocaman kanlı ezikliği gösteriyor, bir alt başa uzanıyor; hıla görünüşündeki yaygıyı bacaklarından yukarı doğru sıyırarak karın bölgesine dek çekiyor, gençliğine doyamadan ölenin, doyumsuzluğundaki kökeni erbezinin hem de erlik organının olması gereken ut yerinde ürpertici öc almadan geriye kalmış boşluğu, artakalmış işe yaramaz et çıkıntısını açığa çıkarıyor, yanındaki kadınlar: Yapma anam, ayıptır diyerek örtüyü çekiyor, Sevdican’ın hemen hemen kılsız, balmumu solgunluğundaki bedenini kapatmaya çalışıyorlardı.)
Ey dağların ormanında sakızlı çamlarla susuz
Bozkırın dipleği, samut otları, tahılları ezen sur ayaklı
Uzağıl, Ludunlu, Mağaracık, Karain’li taşlayıcılar
Aa, ıaaa, ıah tıvınmak olmasın susak
Denizi horumlamış tıvbalı boylarla geçer
Ey imer soyumun tükenmiş bitekliği
Avunçlu Hatti’ler, gizemce Keldani
Hititli, Lidyalı, Urartu gözüpekleri
Dökün eteğinize topladıklarınızı
Argınım süngüt izleğinizden

Oy, avlağıma sığmayan heküge
Uygar konaklara ulaşsam ışısam
Her dinde yorgunum
Vay, ana, abov anay, heyha
Elpesi kalmamış yaşamın
İşlekcisi kim ola?
Vurun bana, öldürün;
Dinsiz, kazınçlı diye
İlmek iki göz
Birbirin ararsa
Bakışırlarsa
Biri ölüm sarmalına gebe kalır
Öbürü kuşanır sürüngen oynaklığı
Ellerim çekilin ucuyan bedenden
Adın da silinecek şaşavlı gönül inimi
Kimbilir hangi yamaçta kaç kez doğurdum seni
Kınalı ellerin tentenesi yağal atdır gider
Susmak kalesinden atılan çok sözcükler
Düşümsüz öksemeyi hiç anlatamaz ki…

(Delikanlının ut yerindeki boşluk, eski bir öykü olarak söylenmişti. Karışıktı. Kız eğitmen ya da öğretmendi. Oysa oğlan ordan oraya haydalanmak yüzünden-Delana’yla birlikte hep sanki kovalayan birilerinden kaçmaya çalışıyorlardı da okuyamamıştı. Yine de sevindirik dolu, birbirlerini istemede tutkuluydular. Ama sorun yalnız okumuş, okumamış işi değildi… Kız, sünni, oğlan alevi mi, yoksa tam tersi mi? Onlar bunu hiç düşünmemişlerdi. Dinin insanları bölümleyen, kimini de dışlayan, yasakcı yanlarıyla hiç ilgilenmemişlerdi. Bir gece kızın ezbetleriyle avlaşırken, ekesi kızı alıp götürmüş, kalan üçü de oğlanın daççikini yırtmış, çükünü kesmişlerdi. Kazınçda bulunmak mı? Böylelikleri hiç yoktu. Korkak değillerdi, ama homsuk sayılırlardı. Eski Elen ağlatılarındaki yazgıdan kaçınılmaz anlayışının, yine de çırpınmalarla dolu, oyunu sürdürmeye muğur olmanın örneği gibiydiler. Sanırım eksikliği çevrelerinde önemsendiği ölçüde önce pıhmak, sonra denzirenler, oksunduranlar, söz dokundurmalar çoğalınca tüymek niyetleri bastırıyordu. Kösnüye, öğürsemeye başta yer veren köylülerin kimisi de öyküyü değişik anlatırdı; kızı alıp kaçırmayanıca kökezimiş “başkası bana haram” diye ut yerini kendisi kesip atmıştı. Yine de; yenidendoğuş dönemi ressamlarının kalemiyle çizilmiş etkisi yapan yüzündeki incelik, sallanışlı höbere boyu, çevresinde kadınları terletecek, erkeklere sudökündürecek ölçüde şaşırtıcı çekim alanı yaratıyor, bunda; konuşmazlığının aydınlanmışlık etkisi büyük oluyordu.

Ölümü… karanlıktan gelen cıyırtıydı. Cindorukta tek ardıç ağacı vardı. Çevrede başka ağaç bulunmazdı. Nasıl çıkmıştı oraya? Ağacı niye kesmek istemişti. Dibinde bir yatırın bulunduğu söylenirdi. Vurduğunda, baltanın sapı boynundan kırılmış, demir fırlayarak topuk yanıyla alnına çarpmıştı.

Ormanın derinliğine girdikçe, canlılardaki yaşam ilişkilerinin usagelmez karmaşıklığı karşısında bakışını ne yana doğrultacağını kestiremeyen, inceleyeceği konuyu bu şaşak karşısında çoktan unutup da gitmiş araştırmacının, kendisini hem yersellenmiş, hem de dalınç içinde duymasınca, ağıt ilerledikçe Delananın öykülemesi bir oğulluğun ölüm acısını dilemekten öte, öğürsüz kalmış bir avulun çok yönden yorumlanabilir, gizleri höykürmesine dönüşüyordu. Onun, dış görüşünüyle verdiği izlenimin zorla sınırlı tutulmak istenmiş etkisi ötesinde, yaşantısının derin, gizli heküge ya da dehlizlerinde sayısız düşyıkımı, değişik anlamlarla çoğalabilir mut bulunduğu da açığa çıkabiliyordu.)

Vah kako, oy kidis, hoy yanlarım, içertiler,etilerim
İbicek atıldı payım avunçsuzluk/Ölüdür benim canım, ölüdür oğlanım / Beyoğullarından, hanoğullarından daha yalpırdı bükülüşü / Kimseyi incitmedi / Susuza bile ekin ekerdi / Öyle yahşiydi / Yağısı olmaza düşerdi / Yöresinde öğür yoksa / Hayfene bulunmazsa / Ballı da olsa / İği lokma bile çiğnemezdi / İmengin bakışı şarlağan, ızaverir / Ne söyler, ne söylenir, dilemen / Öylesine güzeldi
Şimdi gönül neye inecek / Kime ne diyeceğim
Akulgadan geçen su mu ıhlamış eyeliğim
Even kim? / Caş netti? / Iğeç el vermedi / Neler geçip gitti
Avunmam daha, acer de avul da olsa dünya
İftinmektir işim / Özlemek, öksemek toygarı
Buluşulmuyorsa / Dilemek hiç ölümlülüğü
Ağırsınmadı, biterge belevlemli
Biter dersin gülün de gözyaşları
Soğuk yağmurlar olupdurur
Ahırık tiğdirir gök, engine verir
Abıkdır yel ama / Cücük ölüdür
Dağdır gönlüm / Madenciler ocağı
Dolanır algınlar avut ararlar
Gönlüm olmuş bığıldım / Bıldırki eyemle geçer ölüler
Kara oyru, bakarlar buz altından
Dibinde yılan yatar nar ağacı
Kalgısı, kırını içinde olanın
Kısrak yelesi, masal suları
İçmeyi bırakır yatağa uzanır / Yatmadan, avkını izler tülekliğinin / Dişleri arasında reyhan ufağı / Kirpikleri örtülür ayıplığa / Yitirdiği alamanlığı aranır
Dolanır ay, dolanır kızlar
Irvasa soluklar dolanır
Gönül, gönül değil
Baştan ayağa yara
Gönül, gönül dibek olmuş
Sokusu dibrizdir umsunuk olanın
Kimse bavrık olamaz nice yaşasa
Dünya dediğin gönül değil
Gönül tükenmez
Bulmaca

SEVİ ÇIRA DÜZELTME

Ertuğrul Oğuz Fırat’ın “Seviçıra” adlı kitabı yazarın bütün düzeltmelerine uğraşlarına karşın gerekli düzeltme yapılmadan ve yazara hatalı biçimde yayınlanacağı hiç belirtilmeden yayınlanmış olduğu için kitabı bu hatalı durumunda alanların düzeltmeyi kendilerinin yapabilmesi bakımından aşağıdaki düzeltme klavuzunu yayınlıyoruz.

SEVİ ÇIRA DÜZELTME SIRALACI

54.   Sayfa’at’ şiirinin son dizesi(Milidia’lı atları) olacak.

92.“ ‘Bir Uykunun Gölgeleri’nde 14.dizede geçen Sıradalar sözcüğü (sıradağlar) olacak

102 .   sayfada altdan yukarı doğru üçüncü dizede geçen (Sular öylesinde yorgundu.) dizeleri(sular öylesine yorgundu) olacak

175. Sayfada altan yukarı doğru dokuz dizelik  birimin ilk dizesi: (Annem bilinmezlerdendi) olacak

196. Altdan yukarı doğru üçüncü dizede geçen (çiğmemi) yazısı (çiğnemi) olacak

201. Sayfa yukarıdan aşağıya onbirinci dizede (yazıyıldı) sözünün (yazılıydı) olaması gerek

266. sayfada şiirden önce gelen satırda: İnsan bir boşluğa varmak için ne yapmıştır? Tümcesinde geçen ‘bir’ sözcüğü ‘bu’olacak. İnsan bu boşluğa varmak için ne yapmıştır?

295. sayfada. Yukarıdan aşağıya altıncı satırda geçen (görünmez) sözcüğü (görünmek) olacak

319.  sayfada.yukarıdan aşağı beşinci dize başında gelen ‘Pempe’ sözcüğü ‘pembe’ olacak

357. sayfada. İkinci paragrafın üçüncü satırında geçen ‘sızdarak’ yazısı ‘sızdırarak’ olacak.

361.  sayfada üçüncü satırda geçen ‘görememişdir’ yazısı ‘görememişizdir’ olacak.

406.  sayfa başındaki şiirin ilk dizesi atlanmış bulunduğundan,ilk dize olan–Bayramı var içbayramı  dizesinden sonra’Gibiyaşar kül altı odla çavlı’dizesi ve sonrakiler gelecek.

409.  sayfa sonunda gelen tümce tamamlanmadan sonraki sayfaya geçilmiştir. Tümcenin tamamı şöyle olacak: Ama bitirdiğimde hiç de tad almamış olduğumu anlamamıştım.

410   sayfa başındaki tümce şöyle olacak:İçimi tatsız bir sıkıntı kaplamıştı.

419.  sayfa sonundaki tümce yarım kalmış.’eldesiz başka bir’ sözlerinden sonra şu sözler eklenecek: gerçeklik düzeyinekayışla yitik,delilik düzeninde anlamlı, birden patlayan bilinçle kalabilir,ölebileceğimden korkuluydum.

422.    sayfa başındaki üç satır  önceki sayfada yazılmış bulunduğundançizilecek.

433.   sayfa sonunda: Cinsel isteğinin,sözleriyle başlayan tümcenin şu şekilde olacak: Cinsel cinsel isteğinin, onu giderme, onu
doyurma yöntemlerinin, biçiminin Yaratanı çok mu ilgilendirdiğini sanıyorsunuz? Herdavranışta,her konuda olduğu gibi burada da  dürüstlük, doğruluk anlayışıyla sınırlı tek bir yasak, kural, inancın dorultusunda istersen buna ‘günah’ diyebilirsin.
İsteğini (tümcenin sonrası 434. sayfada)

436 .  sayfa başındaki dört satır daha önceki sayfada yazılmış olduğundan silinecek

437    sayfa sonundaki tümceye şu sözler eklenecek: insan görünmek, öylesine ki toplum içinde yapacağı işlerin çokluğu yüzünden kendisine ayrılacak zamanı olmadığı sanısını vermek… Bir de,inanışı doğrultusunda toplumun üst katındakilerle ilgili görenek,davranış töresi, görgü kurallarını hiç tanımadığını,kısacası bu toplumun (tümcenin sonu 438.sayfadadır.)

444.   sayfa başındaki dört satır daha önce yazılmış olduğundan çizilecek

445. sayfa sonunda gelen tümceye şu sözler eklenecek:

“olduğunu biliyordum Ancak bunlar genellikle kitap sonuna yazılmış olurdu. Bunda ise en Baştaydı Üstelik öldürülüşünden bir gün öncesinin tarihini taşıyordu/ 27 Haziran 1979 –Son günlerde birbir ardına okuduğum.sanki şimdi”

448. sayfa başındaki dört satır çizilecek

449. sayfa sonundaki tümce şöyle devam edecek: olduğunu anlamıştı. Eğildi önce: dudağımın hemen iki yanından,sonra başımı avuçlamış anlımdan, son olarak da kapatmak zorunda kaldığım gözlerimin üzerinden içtenlikle ve tad aldığını duyumsatarak öptü.

-Şaşırdın mı? Diye sordu. Mektuplarda gözlerinden öperim diye 452. sayfa başındaki ilk satır çizilecek.

453. sayfanın aşağıdan yukarıya doğru sekizinci satırında geçen (olduğunluğu,yazısı (olgunluğu) sözü olacaktır

457. sayfa altına: Son düşüncesini yazdırmasını istediğimde hiç duraklamadan sözlerinin eklenmesi gerek.

462. sayfa başındaki satır çizilecek.

465. sayfa altındaki tümce şöyle tamamlanacak: tarafından da aranmadan afarozlu gibi yaşıyorlardı. Eskiden de içki içiyor

467.sayfa sonundaki (son satır) çizilecek.

Elde olmadan doğan bu yanlışlıklardan ötürü  okuyucularımızdan Özür dileriz.

Go to Top